06 Mayıs 2010

I Still Haven't Found What I'm Looking For/When A Man Loves A Woman

Hayatımda en iyi giden şeyin Aslantepe inşaatı olmasından ötürü bir süredir yazıcı değil de okuyucu olmayı tercih ettim e-diyarlarda. Ama iki güzel konu ile geri dönüyorum: 1- emlakçılar ve pazarlamaya çalıştıkları evler, 2- Şu post ve sonrasında gelen brainstorm. Zaten lovesexmojito tag'ine yazı girmeyeli baya olmuştu.

I Still Haven't Found What I'm Looking For
Düğün tarihi, ufukta zangoç gibi yükseliyorken bizim hala ev bulamamamız, kafama bir sumocu oturması hissi yaratıyor bende. Ev bulamamanın yanı sıra 3 kere bulup direkten dönmek, sinirlere reset çektirdi. En sonuncusunda "tamam tutuyoruz" dediğimiz gün ev sahibi, evi emmoğluna vermeye karar verdi ve sonunda bizdeki gerilim bir üst vitese geçti. Artık herşeye gülüyoruz, her salak emlakçıya güleryüzle yaklaşıyoruz, kibarlığın hat safhalarındayız. "Hepimiz Vahimiz".

- Bir kere emlakçıların tipinden nasıl ev gösterecekleri belli. O emlakçının tarzını ilk evde öğrenince de, onun götürdüğü her eve o önyargı ile yaklaşıyorsun.
- 40 dakika bekletip eve gittiğimizde "ama anahtar arkadaşta kaldı, ben size evi dıştan göstereyim" diyenlere niye kafa atmadım diye düşünüyorum bir kaç gündür. Atsam kızmazdı heralde.
- Balkondan ölesiye sarkılarak görünen manzara, evi manzaralı yapmaz. Döşemeleri kırık evin temiz olamayacağı gibi. Evin önündeki sokağın açık otopark anlamına gelmediği gibi. Bir bara komşu evin sessiz olamayacağı gibi.

Ama emlakçılara da bir yere kadar kızabiliyorum. Ellerindeki malzeme bu. Laz müteahhit kafasıyla salonun ve ebeveyn yatak odasının ortasına kocaman bir sütun koyarsan onlar napsın? Ama söyledikleri yalanlara kendilerini bu kadar iyi inandırmalarına hayranım. O kadar çok ev gördük ki 3-4 aydır, artık houseblind oldum (olmayı keşfettim). Hiç bir evi hatırlamıyorum ve neredeyse hiç bir ev hiç bir şey ifade etmiyor. Işi olmayanları bizimle gelmeye ve akl-ı selim şekilde bize yardım etmeye çağırıyorum.

When A Man Loves A Woman
Yukarıda linklediğim yazı ile CERN'in arasındaki benzerlik, ikisinin de, sonradan olanların bilindiği birşeyin nedeni anlamaya çalışmaları. Yani Big Bang'den sonra ne olduğunu biliyoruz ama CERN, Big Bang'in nasıl olduğunu anlamaya çalışıyor. Bir erkeğin bir karşı cinsten memnun kalmasını da biliyoruz ama vdgrl, (spesifik olarak yataktaki) bu rezonansın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyor. Aklıma gelenlerden bir kaçı:

- Yeni Tecrübeler: Aslında seks, çok basit bir şekilde iki organa indirgenebilse de bunun nasıl, nerede, hangi hislerle yapıldığı über-önemli. Şöyle ki her zaman yaptığınız bir şeyi, hiç yapmadığınız bir ortamda yapmak, o aksiyondan yepyeni bir tat aldırabilir. Tabi bunun artı taraflarından, o anki partner de nemalanıyor.

- Eski Tecrübeler: Bir yandan özlenmiş, eski tatların yeni bir bünyede tekrar yaşanması, anında bir sıcaklık, tanıdıklık, o anın/gecenin sıcak renklere boyanmasını da sağlayabiliyor. Ama buradaki sıkıntı, yaşanan güzelliği, anılarda başkası ile paylaşıyor olmak ve bundan partnerlerden birinin haberdar olmaması.

- Let's Get Physical: Her erkek, kadın uzuvlarını kendi kafasında önem sırasına koyar. Biri memecidir, biri popocudur, biri el-ayakcıdır (kimse "göz"cü değildir bu arada, insider info olsun). Çıplak halde ortaya çıkanların, giyinik olarak hayal edildiği gibi olması çok büyük bir artıdır; eminim kızlarda da aynı şey geçerlidir. Yani kızın kendisi olmasa da, güzel bir uzvu tek başına da özlenebilir.

Ama bence en önemli şey, geyik demeyin, o anki uyumdur. Yani o an erkeğin seksten beklentisi çılgıncaysa veya sakin ama şehvetliyse veya tatlı-sertse veya eğlenceliyse ve bu, partnerin o anki moduyla uyuyorsa ortaya şahane bir şey çıkıyodur. Eğer iki taraf da seksten sonra yatakta muhabbet etmek istiyorsa ve ediliyorsa, sarılıp uyunmak isteniyosa ve sarılıp uyunuyorsa, kıç dönülmek isteniyorsa ve dönülüyorsa, kısaca erkek kendini suçlu/baskı altında/beklenti altında değil de mutlu hissettiriliyorsa, kafası rahatsa, o anları alıp rahat rahat güzel anılar kutusuna koyabiliyorsa, dişi başarılıdır.

12 Nisan 2010

The Bar

Seni ne kadar sevsem de okurcan, işler kesinleşmediği için açık açık yazamıyorum. Ama bir yandan da paylaşmak istiyorum. Hiç bir şey anlamayacağın bir yazıya hazırsan başlayalım.

Hayatın en fıtık edici zamanları, geleceğin belirsizleştiği zamanlar bence. Üniversite mezuniyeti sırasında da bir süre aynı şeyi yaşamıştım. Iş arıyorsun, gün be gün mezuniyete yaklaşıyorsun, ne olacağı belli değil. Neyse ki iş bulmuştum, hem de eylülde başlayan, kafam Garfield kadar rahat, deliler gibi tatil yapmıştım (lan bakıyorum da, Roskilde Festivali'ne gitmişim, mavi tura çıkmışım, Çeşme-Bodrum arası mekik dokumuşum, ayağımın denize ve kuma değdiği gün sayısı değmediğinden fazlaymış, ne kadar mükemmel).

Şimdi de ufak ufak aynı şeyleri yaşıyorum. Tamam yazın evlenicez, ileride kuvvetle muhtemel yapacağım işler belli ama bu sefer de gelecekle şimdiki zaman arasında köprüyü, atacağım adımları belirlemenin sıkıntılarını yaşıyorum. Yani A'dan B'ye gidicem onu biliyorum ama aradaki yolu bilmiyorum.

Tabi bu bir bunalım yaratıyor bünyede, sıkıntı, gereksiz sinir vs. Ama bu aralar, bu hislere karşı savaşımda daha bir başarılıyım galiba. Her gün gitarımı çalıyorum, daha çok spora gidiyorum, PlayStation'ı annemlerin evine kurmadım bile. Hatta satmayı düşünüyorum ama o zaman da aldığım Blu-ray'leri nasıl izlicem diye düşünüyorum. Hal böyleyken güzel şeyler de olmaya başlıyor. Bu haftasonu, gözümüzde büyüye büyüye Goliath olmuş iki konuyu, 4-5 saatte, arada Fatih'te büryan üstüne künefe yiyerek bir de, hallediverdik. Yani nihai karar ve imzalar olmadı (o yüzden böyle gizemli ve karizmatik takılıyorum) ama o da yakındır.

Sabahleyin hayatın bu şekil gel-gitleri, yenmeleri-yenilmeleri hakkında düşünürken çok büyük düşünür, inanılmaz ulu insan The Dude'un güzel bir sözü geldi aklıma, oradan çıktı bu post zaten:

Sometimes you eat the bar, and sometimes, well, he eats you.

11 Nisan 2010

Blog Ödülleri

Bu arada...

2010 Blog Ödüllerinde Kişisel kategoride aday bu blog. Iddiamız yok, kazanmak, dereceye girmek çok da fifi. Ama haberiniz olsun oy veriyorsanız. Sevaba girersiniz.

Bu Gece Ali Sami Yen

Galatasaray'da güzel şeyler olduğunu düşünüyorum uzun vadede, iyi bir teknik adam, iyi bir kadro, iyi bir yönetim. Bir süredir takım götüm gibi oynuyor, sinirlendiriyor kabul. Protesto etmek de hakkımız, sonuçta rakiplerin dökülüyorken rahat şampiyon olabileceğin bir senede hala sürünüyorsun.

Peki bu mu? Kesinlikle değil. 5 dakika sustun, mesajını ilettin ama sonrasındaki saçmalık ne? Madem renklere aşkınız, o zaman niye numaralı tribün "re re re ra ra ra" tezahüratını yaptığında onları yuhalıyorsunuz? Peki bu takım içinde yıllardır elinden geleni yapan, en koşan, en mücadeleci adamlardan Arda'yı niye protesto ediyoruz? Formsuzluk yasak mı? Her gece alemden aleme koşan Jo ile Arda'yı bir tutmak niye?

Yıllardır kombine alırım ama Fenerbahçe'yi suladığımız (ve yarısında "bu taraftarın götünü sikiim" diyerek çıktığım) maçtan sonraki en kötü maçı izledim. Bu salakların artık tribünlerden ayıklanması lazım.

Ama son bir sorum var: Takımının Barcelona gibi oynamasını istiyorsun, mücadele etsin istiyorsun, ama sen Barcelona taraftarı gibi takımına destek veriyo musun, kötü gününde onların iyiye gideceğine inanıp destek olabiliyor musun? Iyi takımı desteklemek kolay, taraftarlık kötü günde takımın arkasında olmakla oluyor. Bir gün bir takım nasıl desteklenir, nasıl protesto edilir öğrenirsin, o zaman bu takımın gittiği yoldaki güzellikleri tatma hakkını elde edersin.

Bu taraftar grubu o kadar salak ki, o tapındıkları, Galatasaray ruhunu temsil eden Metin Oktay sahada oynuyor olsaydı ona da küfrederdi. Beyinlerin daha iyi çalıştığı tribünler niyetine...

08 Nisan 2010

For Fock's Sake, Mate

Ipini koparmış bir yay burcu erkeği olarak, çantamı sırtıma alıp bir kez Ingiltere'ye gitmişliğim yoktur ne kadar istesem de. Denk gelmedi. Annem ve babamla 6 aylıkken gidip 9 ay sonra dönmem var bir tek Ingiltere mazimde, onu da hatırlamıyorum. Ama içimde Ingiltere'ye karşı özel bir sevgi olmasa da "The English Way of Life" ben farketmeden içime sinmiş durumda.

Bugün işten dönerken Paul Weller farkettirdi bana ve kafamda sıraladım. Galiba bu The English Way'e sempatimin en baş elementi müzik. Hatta bir müzik ne kadar Ingiliz o kadar iyi sanki. Paul Weller'in aktivist Ingilizliği, Joy Division'ın kasveti, Pink Floyd'un sarkasmi, mücadele kokan eski zaman U2'ları, Arctic Monkeys'in mod kafaları... Say say bitmez. Yani Birleşik Krallığa (coğrafyayı ufaktan genişletelim) sırf müzik turuna çıkılır. Tabi bu arada bi Isle of Wight, bi Glastonbury yapılır mecburen. Mecburen ama, arkadaşlar bilet almış zorla gittim kafası. Bir ülkenin tarihi The Beatles, Black Sabbath, Led Zeppelin, The Rolling Stones, David Bowie'den Arctic Monkeys, Franz Ferdinand, Radiohead'e uzanıyorsa, araya da Oasis, Blur, The Smiths, The Style Council, The Clash gibi bölümler eklemişse ben bu ülkeyi elim mahkum severim, kusura bakmayın.

Sonra Ingiliz komedisini, Amerikalıların yavan espri anlayışından, hatta neredeyse kendi dilimin esprilerinden bile daha çok seviyorum. Mesela boxset'ine sahip olduğum tek dizi, The Coupling. Bir sitcom daha nasıl komik olabilir, baştan aşağıya seks ve flört konulu bir dizi, daha ne kadar az bel aşağı vurabilir? (Burada Jeff'i anmadan edemiyorum, Giggle Loop, Shadaim diyorum, anlayan anladı). Aynı şekilde Top Gear. Gülmek için ilk izlediğim şeylerden biri olan araba programı! Araba ile en ufak bir alakanız olmasına gerek yok, her şekil komikler.

Sonra futbolu, taraftar profili ve teras kültürü. Herhangi bir Ingiliz takımına (Liverpool veya Arsenal'e bile) çok ciddi bir sevgi beslemiyorum ama Galatasaray'ı da biraz Ingiliz tarzı seviyorum galiba. Yani kötü gününde de maçına gidip, her sezon başı formamı alıp, şuursuzca bağırmak yerine alkış-yuhlamayı etkili kullanarak yaşıyorum taraftarlığımı. Stadına gitmeyi, uğruna üşümeyi seviyorum ama galiba yenilirken, kötü gününde daha çok seviyorum takımımı. Ayrıca teras kültürü dedik, hani o Ingiliz stadlarının normal ev gibi çatılı bölümleri. Fulham-Juventus maçında gördüm en son, içim bir hoş oldu. Bambaşka bir taraftar mevzuu aslında o. Bir Damned United izlemek gerekir belki bu fırsattan istifade. Yine de Nick Hornby efsanesi Fever Pitch'i okumadan anlaması zor (yerinde yaşamayanlar için).

Hornby demişken, kendisi bile Ingiliz'leri sevmek için bir sebep. Fever Pitch'i, High Fidelity'i, 31 Songs'u yazan adamı buradan anmamak ayıp! O kadar kendimle özdeşleştiriyorum ki herifin yazdıklarını (bu konuya başka bi postta değinicem). Şu anda da Slam diye bir kitabını okuyorum, iddiasız, kendi halinde ama insanın içine sinen bir kitap. Şahane, akıl almaz değil ama belki de güzelliği orada zaten.

Enteresan, hala tam bir açıklama getiremiyorum. Union Jack altındaki herşeye bir aşkım yok, Ingiliz olsun yeter diye bir saplantı içinde değilim ama retrospektif bakınca Ingiliz şeylere daha çabuk ısınıyorum, seviyorum ve benimsiyorum.

He, size ne? Bilmem. Burası da biraz düşünce tahtası oldu. Yine de yukarıdakileri seviyorsanız, sevmiyorsanız veya ekleyecekleriniz varsa arapası atın, pozisyon devam etsin. Blimey!

23 Mart 2010

Bu Ödülü Güzel ve Zor Hayata Adıyorum

Hayat zor be okurcan. Yoruyor. Havalar güzelleşince daha bir allak bullak oldum. Bir yandan yeni iş kolları yaratma çabası var, hiç kolay değil. Iki tane güzel iş bulmuştum yapacak, oldu olacaktı ve güzel de para kazanacaktım ama iki gündür ikisinden de kötü haberler alıyorum. Bir yandan 4 ay kalan bir düğün ve evlilik hayatı için yapmamız gerekenler. Çok şeyi daha yapmadık, zaman da aynı hızda azalmakta. Başka bir yandan K. ile yaşadığımız evden taşınıyoruz. Seviyorduk evi de aslında. Ayrıca şimdiye kadar beraber yaşıyorduk, bundan sonra bir süre ailelerle yaşıycaz. Bir yandan da şimdi havalar düzeldi. Havaların düzelmesi iyi bir şey tabi ki ama tam kendimi sıkıntı çekme, dertlenme, çabalama moduna sokmuşken havalar güzelleşince kabak çiçeği gibi açılmak istiyor bünye. Şöyle bir salmak, keyiflenmek istiyor. Ama ne vaktim ne taakatim var.

Dertler arasında kaldıkça stresli bir insan oluyorum. Dışarıya yansıtmamak için de kasılıyorum. Sonra eve gidip akşama kadar bilgisayar başında veya Playstation başında oturuyorum kendimi mallatmak için. Eve gelip televizyon karşısında uyuyan mutsuz ebeveyn moduna girmek istemiyorum ama o yönde gidiyorum galiba.

4 ay. Şu 4 ay bittikten sonra (yani düğün işleri bitip, ev tutulmuş döşenmiş ve yaşanıldıktan sonra, bi de balayından sonra tabi ki) çok istediğim şeylere geri dönücem. Bir kere daha bol spor yapıcam. Kendime, bilgisayara bağlamalı amfi ve ucuz bi elektrogitar alıcam, evde müziğimi yapıcam. Bir de K.'nın aldığı DJlik kursuna gidicem. Sonra fotoğraf çekmeye geri dönücem ve sitemi yenileyeceğim, ne kadardır olduğu gibi duruyor (burada webmasterımı sevgiyle anıyorum yardımları için). Ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjim bitmez ve tükenmez ise Ispanyolcamı yola koyucam Cervantes'e giderekten.

Bunlar hakkında konuşmak bile güzel okurcan. Çünkü artık ne okuduğum kitabı, ne dinlediğim müziği, ne de içinde yaşadığım hayatı özümseyemediğimi hissediyorum. Algılarım kapalı çünkü. Şöyle onbeşbin bakımına girip, filtreleri değiştirticem. Of yerine oh be demek istiyor bu bünye.

Neyse bu kadar itiraf.com yeter. Sen kendine iyi bak ama.

22 Mart 2010

Ankara Geceleri

Bir kaç kere niyetlenmiş ve başaramamış olmanın verdiği hırs, acayip moda soktu beni cumartesi akşamı. Kesin bir niyet ile, Ankara'daki tek akşamımı sabaha kadar dışarıda geçirip, Ankara gecelerinin nabzını tutmaya karar verdik baldızla.

Ilk durak, Nada. Hakkında çok şeyler duyduğumuz, daha önce önünden gündüz geçip de potansiyelini gördüğümüz mekan, hayal kırıklığı oldu maalesef. Tamam yer güzel, dekorasyon güzel ama içkiler sınıfta kaldı en başta. Ben gerçi kurabiye vodkayı önce shotlayıp, sonra bardakladım, o iyiydi. Ama baldızın mojitosu ile benim White Russian'ım çok ciddi başarısızdı. Bir White Russian'da süt köpürür mü? Veya mojitoya küp küp buz atılır mı? Bir de biz büyümüşüz galiba, ya da gençlik çok erken çıkmaya başlamış. Neyse, yani Istanbul'da olsa baya enteresan olabilecek Nada'yı erken bitirdik.

Sonra Tunus'tan aşağıya indik, etrafta elde gitar canlı müzik yapılan (ve genelde boş olan) mekanları ignore ederek. Flat ve yanında bir yer daha vardı ama ne o gün ne de genelde o kafada olduğumuz için onları da geçtik. If'e niyetliydik ama oradaki kalabalığı görünce elimizdeki beleş girişleri, bu para ile kaç bira içebilir hesabı yapan iki gence verdik sevabına. Daha sonra da, tavsiyeler üzerine Çayyolu'na doğru yollandık.

Bir kere Ankara taksicileri ile pazarlık edebilmek ve bindikten sonra da adam gibi iki kelam edebilmek, Istanbul'da bulamadığımız bir lüks (Aynen düzgün parkların olması gibi, çok özendim o konuda da Ankara'ya). Ama taksiler pahalı be! Yani içki parası kadar taksi parası verdim derim biraz abartmak istersem. Ama bunda kaldığımız yerin Eryaman'da olmasının da etkisi var galiba.

Neyse Çayyolu, biraz Dubai kafasıydı sanki. Belli ki doğal olarak ortaya çıkan değil de şehir planlamasıyla "evet bu sene de buraya konutlar, buraya barlar açıyoruz" mantığıyla yapılmış bir yer. Ama mekanlar çok Reina'msı (yani çok gitmişim gibi konuşuyorum da en azından müzikal anlamda). Yani baştan sona yürüyüp hiç bir yer bizi çekmiyorsa, bir hata vardır. En sonda (ya da en başta da diyebiliriz) caddenin tam üstünde olmayan, Taps'in karşısında Shot diye bir mekana girdik. Niyetimiz zaten biraz içki biraz muhabbetti, tam da uydu açıkçası. Yukarı canlı müzik var dediler, grup ara vermiş ve koca katta 4 kişi vardı. Zaten o ara, müzisyenlerin sahneye çıkmasıyla değil de gitarları toplamasıyla bitti. Ama alt katta Engin (olduğunu hayal meyal hatırladığım) barmen sayesinde gecemiz baya güzel geçti. Sırf shot bi kere, adına uygun olarak. Adam başı 10'ar shot yapınca zaten bir gece kötü geçemez. Bir de yanında doğru adam varsa zaten no problema.
Eve girip yatağa yattığımda sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Yani mission accomplished. Ama Ankara'nın gece hayatı hayal kırıklığına uğrattı genel olarak. Bir kere mekanlar ya boş, ya da fazla dolu. Bu da gidilecek adam gibi yerin azlığına işaret ediyor sanki. Yaş ortalaması da genel olarak düşüktü diye boku atmama rağmen burada benim 27 olmamın da etkisi olabilir. Var demiyorum, olabilir. Geri gelince yine çıkar mıyım? Yanımda doğru insanlar varsa net çıkarım. Ama single olsam, av için zor yer Ankara. Yani Ankara'ya geçer notu verdik ama 5 pekiyi için yapılacak çok şey var azizim.

17 Mart 2010

Cihangir I Love You but You're Bringing Me Down

Neredeyse bir bütün sene K. ile başbaşa oturduğumuz Cihangir'den aysonu itibariyle göçüyoruz maalesef. Gittigidiyor.com'dan eşyalarımızı satmaya başlamışız, koli sayısı artmış, gün sayısı azalmışken özleyeceklerimin üstünden geçmek istedim.

Bir kere evin kendisini özlicem. Tamam bir türlü ısınmıyordu, sifonu çekince duştan soğuk su akıyodu ama severek oturduk evimizde. Yani evin "biz" kısmını özlicem. Sonra komşularımızı özlicem, özellikle Kris ile Kate'i. Ayrıca apartmandaki tek Türk olmayı da özlicem.

White Mill ve tayfası... Geçen sene onların müzikleri ile az dansetmedik kendi evimizde, dün gece de parti vardı ama sonrasında kapı çalıp pasta getirmeyi, gönlümüzü almayı ihmal etmediler. Hem işletmecileri olan 3lüyü, hem de çalışan kankaları ile... Neyse yine uğrarız biz zaten.

Cihangir, pizzacı dolu ama Don Pietro gibisi yok. Net! Yani Miss Pizza diyorlar, Kort diyorlar fln ama asıl olay Don Pietro. Sadece Cihangir içine servis yapan ve gidip oturulacak dükkanı olmadığından sadece evlere servis çalışan DP'nin pizzalarına, taşınmamız dolayısıyla, artık nail olmayacağız. En exclusive şey buydu galiba hatta. Az mı pizzalarını yedik! Hatta üst kat komşumuz aradığında bile "Random Defunct'ın evi mi?" diye soruyorlarmış. Sağolsunlar.

Kısıtlı alanında 15000 ürünü üstüste dize dize bir şekilde sığdıran, evdeki bütün eşofman üst ve altlarımı görmüş, fanatik GS'li bakkal amcamızı da sevgiyle anmadan geçmemek lazım. Bazı ürünlerinin tarihi geçmiş bile olsa, bizden biri gibi sevdik onu (ve yanında çalışan yamuk burunlu, Kolombiya kokain baronlarının yanındaki getir-götürcü Juan Jose tipli arkadaşı).

Ve oturduğumuz bir sene içinde bir dakika olsun kapanmayan dinci manavımız. Yılbaşı partisinin sonunda, sabah 7'de her tarafım vodka kokarak gidip su istememi geri çevirmediği için ayrıca teşekkürler (bir bardak değil bir sürahi götürmüştüm bu arada, o kafayla). Tabi dut gibi sarhoş "essselamınaleyküm hocam" diye girmemi unutmamak lazım.

O dehliz gibi otoparkta arabama çok iyi bakan Takacı Bozkurt Abi'ye ve kafa ekibine de selamlar. Çukurcuma'nın kedi gibi kahverengi-siyah-beyaz saçlı delisi, senle de hiç konuşmamız olmasa da bir tattın mahallede. Adını bilmediğim DVDcimiz, sana da iyi para kazandırdık (daha dün 50 kafa çarptın bizi) ama işini de iyi yapıyorsun. En azından vizyon filmleri, Oscar adaylarının tamamı, Altın Küre adayları fln gibi kategori yapıp ayırıyosun ya, çakma imdb'sin gözümde.

Oscar konuşması yapar gibi hissettim, tabi biraz da kişisel bir liste oldu ama napalım bunun da kısmeti böyleymiş. Bakalım buradan nereye çufçufluyoruz evlenince.

12 Mart 2010

Here Comes the Sun


Biliyorum son zamanlarda burayı ciddi boşlamış durumdayım ama bilin ki kafam kazan gibi oldu. Bir yandan iki önemli yatırım peşinden koşuyorum, bir yandan da zaman kıtlığından dolayı son derece stresli geçen bir evlilik öncesi periyodunu yaşıyorum. Evlenmek zor iş vesselam ama değer.

Bu sırada sırf blogu değil herşeyi boşladım. Ne eskisi kadar müzik dinliyorum, ne K.'nın hediye aldığı DJlik kursuna gidebildim, ne fotoğraf çekiyorum; kafamı rahatlatan, sevdiğim hiç bir boku yapamıyorum kısaca. Ama dün kardeşimin hediye aldığı kitap, kısa yoldan hızla geri döndürebilir beni.

Music Listography, daha önce duymadığım Lisa Nola diye biri tarafından çıkarılmış. Listography.com diye bir sayfası ve bi kaç başka kitabı da var. Olayı da basit: Her sayfada şunları listele, bunları listele diye soruyor. Mesela çok klasik "en sevdiğin 20 grubu sırala" veya "en sevdiğin 20 şarkıyı sırala"dan, "cenazende çalınmasını istediğin şarkıları listele" veya "her eski sevgilin için bir şarkı sırala" gibi orta dereceli sorulara, oradan da "filmlerdeki en iyi müzik anlarını sırala", "zamanda yolculuk yapıp gitmek isteyeceğin konserleri sırala" veya "DJ olsan potansiyel takma adlarını sırala" gibi kafa yorulması gereken sorular da var. Dün akşam oturup 2'ye kadar elimde kalem, kulağımda müzik bunları doldurmaya başladım. Ama beni daha çooook oyalar bu.

Bunun yanında kesinlikle bu kitap kurşun kalem ile doldurulmalı diye düşündüğümde farkettim ki evde bir tane bile yok. Ayrıca yıllardır da kurşun kalem ile yazmamışım. Baya nostaljik oldu kısaca.
Bu tip postlar atan, High Fidelitysever benim, zaten bu kitaba vurulmamamın imkanı yoktu. Aranızdan bir geek çıksa da soruların muhabbetlerini çevirsek diye de hevesle bekliyorum.
PS: Daha önce bir mim'e denk gelmedim ama müzikle ilgili bir mim vardı, sorular var, shuffle'dan gelen şarkıyı yazıyosun. Elinden olan paslasın da ben de tombalamı çekeyim.
Related Posts with Thumbnails