26 Eylül 2009

Dünyayı Blog'umla Kurtarıcam...


...desem de inanmayın, külliyen yalan. Ama buradan birilerine sesleniyorsak, bari bişilerin umrumuzda olduğu bilsin.


Blogactionday diye bir olay var, sağda da zımbırtısını görüyorsunuz. Her sene annemin doğumgününde (15 Ekim), önceden belirlenmiş bir konu hakkında, kaydolan blogcuların yazı yazmasını istiyorlar. Geçen seneki konu, yamulmuyorsam poverty idi. Bu sene climate change. Ben kendim şahsen yazmayı düşünüyorum. Niye? Tamamen vicdanımı rahatlatmak amaçlı. Yazmasam bi bok olmayacak zaten, yazsam da olmayacak. Bari ben yazayım da ahiret gününde "ama ama ama ben blogumda yazı yazmıştım bu konuda" diyebileyim. Budur, dahasını aramayın.


Eğer umrunuzdaysa veya elde rahatlatmanız gereken fazladan vicdanınız varsa siz de yazın, sizi de adam sansınlar.

24 Eylül 2009

Budur!


Bu adamla beraber bir çoğumuzun çocukluğu da öldü, mükemmel şarkıları kadar aslında kendimize de üzülüyoruz MJ'i düşününce.

Giderim Yali Yali

Her anlamıyla yay burcu erkeği olarak, götümde akrep varmış gibi gezerim ama bir türlü annemin memleketi Rize'ye gitmek kısmet olmamıştı. Kars-Van hariç, Türkiye'de görmek isteyip de göremediğim tek bölge olan Doğu Karadeniz'i de 2009 Sonbahar-Kış sezonunda aradan çıkarmış bulunuyorum.

Giderken ne beklemem konusunda "it's complicated" idim facebook dilinde. 4 gün ve bol bol gezmeden sonra hala aynıyım. Sümela Manastırı mükemmel bir yer, dağlarda nasıl böyle bir yapı yapılır dedirtiyor. Hayranlık, şaşkınlık. Sonra bakıyorsun duvarlarda her gelen ismini kazımış. Ismini kazıyanların dangalaklarına mı yoksa böyle bir sanat eserinin adam gibi korunmamasına mı kızacağını şaşırıyorsun. Ayder yaylasına çıkıyorsun, yeşille adeta sevişesin geliyor ama her yer motel olmuş. Artvin'e gidiyorsun, kayalar üstüne kurulmuş bir il, trafik ışığına gerek olmayacak kadar az cadde yapılabiliyor ama %98 ile Türkiye'nin en yüksek okuma yazma oranı orada. Verilebilecek çok örnek var ama kısacası her penaltıda ters yattım. Laz müteahhitlerin anavatanına gidip döndükten sonra bir tek şeyi açık açık söleyebilirim: Erdil Yaşaroğlu'nun twitter'ından geliyor, "insan eli değmeyen yerleri cennet ülkem".

Bir de anne tarafımın köyüne gittik, Rize'de Hamalyos. Her yer o kadar yeşil, deniz öyle masmavi ki, daha önce bu renkleri görmemiş olabileceğimi düşündüm. Istanbul'un yeşili ve mavisi, buradakilerle sadece isim olarak benzeşiyor.

Gitmek isteyenler için kategori belirleyelim; çok nadir yerler hariç, Doğu Karadeniz bir outdoor turu, kültür turu değil. Yani gidip keyfini almak için dere tepe gezmek gerekiyor aklınızda bulunsun. Biz yapmadık, ama içimizde patladı. Bir daha ki sefere ayağım beton görürse namertim.

18 Eylül 2009

Gastronomik Humbug

Michelin yıldızlı müzik eleştirmeniniz RD'den merhabalar. Bugün sizlerle Arctic Monkeys'in yeni albümü Humbug'ı konuşacağız.

Modern trendlerden biri füzyon mutfağı. Nedir? Alakasız veya az alakalı şeyleri al, birleştir, yeni bir şey gibi kakala. Bu fenomenin müzikal izdüşümü süpergruplar. Bu nedir? Bilinen, sevilen gruplardan insanların birleşerek, genelde tek albümlük proje grupları yapmasıdır. Mesela Audioslave, Velvet Revolver. Görüldüğü üzere, bu süpergruplar, daha çok eski işlerinin ekmeğini yeme üzerine kurulmuş ve grunge süpergrupları Temple of the Dog veya Mad Season kadar başarılı olamamışlardır.

Humbug ise daha değişik. Sheffieldlı Arctic Monkeys'in, içlerindeki potansiyeli, kendi elleriyle LA'li desert rock kralı Josh Homme'a (Queens of the Stone Age, Eagles of Death Metal) emanet etmesidir. Yani bildiğiniz bir tadın yanına, hiç beklemediğiniz bir sos koymak gibi. Mesela kabak dolmasını yoğurtla değil de barbekü sos ile yemek diyebiliriz aslında Humbug'a.

Bu heyecanlı birleşimde ilk soru şuydu benim için; Homme, bu albümde ne kadar dominant olacak? Ilk şarkı My Propeller, bu konuda belki de albümün özeti gibi. Ilk 20 saniyelik canlı giriş sekansının ardından tempo fısıyor (gerçekten en uyan terim belki de bu) ve "in comes Josh Homme". Bas ağırlıklı, downtempo, gloomy havalar. Alex Turner bile kendisi gibi sölemiyor. 2 dakika sonra giriş sekansı bir kez daha, ve "in comes Arctic Monkeys". Alex Turner kendi sesine dönüyor, gloomy hava gidiyor ve grup Ingiltere semalarına dönüyor. Bu gel-git, albümün geri kalanında da öyle, bir Josh Homme sahne alıyor bir Arctic Monkeys. Süper bir takım oynu.

Bir de olgunlaşmış diyor herkes grup için. Buna itiraz edilmez. Ama iyi bir şey mi kötü bir şey mi, buna karar verilmiş değil. Kişisel görüşüm iyi olduğu. Şu andaki favorilerim Fire and the Thud, Jeweller's Hands ve Cornerstone gibi şarkılarsa, Maymunlar'ın yavaş temposunu sevdim demektir. Bunu asıl anladığım an, sondan bir önceki şarkı Pretty Visitors'nın başlangıcı. Nispeten hızlı, eskiye daha benzer bir şarkı ve bunu istemediğimi farkettim başlar başlamaz. Bir önceki albümlerinin son şarkısı 505'tan başlayan değişim, usta ellerin dokunuşuyla kıvama gelmiş galiba. Artık fırından çıkarıp yiyebiliriz.

Bir de kadınlar... Ismini yazmaya üşendiğim ilk albümlerinde From Ritz to the Rubble vardı, sonlardaki bomba, hatırlarsınız. Oralardaki paralı askerler gitmiş, yerine Cornerstone'daki gerçek, tek, tavlanması gereken bayanlar almış. Muhtemelen grubun gerçek hayatındaki değişim de bu paraleldedir. Ünlü olmadan önceki "shitty pubs" ve paralı asker geceleri gitmiş, yerine standartları yükselmiş bir hayat gelmiştir. Olumlu, aferin, 5 pekiyi, otur.

Kısacası Arctic Monkeys'in son albümü Humbug, eski albümleri gibi dinleyip gaza gelinecek, klüplerde coşulacak bir albümden ziyade, evde tek başına, yolda iPod'da kendi kendine dinleyeceğin ve öyle zevk alacağın bir albüm olmuş. Bana net uyar, bir sıkıntım yok. Peki yılın albümü mü? O hala Domino Records'ın diğer ağırtopu, Tonight with Franz Ferdinand.

17 Eylül 2009

15 Eylül 2009

Ankara Açılımı

Hayatımda hiç gitmediğim kadar sık (2 haftada 2 kere) Ankara'ya gitmiş oldum ve şu kanıya vardım: Ankara, herkesin dediği kadar kötü değil. Önce niye böyle düşündüğümü anlatayım, sonra Ankara haberlerine geliriz.

Başkent ile münasebetimin çok kısıtlı yerlerle olduğunu belirtmemde fayda var. Tunalı, Arjantin, Bestekar, Tunus'dan ibaret değil tabi ki ama benim gittiğim yerler orasıydı daha çok. Sokakta gitar çalan çocukların yanında kız arkadaşları da var ve Istiklal Caddesi'ndeki gibi içki parasını çıkarmaya çalışmıyorlar, kendi zevkleri için çalıyorlar gibi geldi bana. Insanlar gözgöze gelmekten çekinmiyor. Yani gözünün içine bakıyorlar ama bir de çok net "Ankaralı süzüşü" var. Ben, ki beni keseni görmem anlamam, insanların nasıl birbirini kafadan ayağa süzdüğünü gördüysem bazı sınırlar geçilmiş demektir. Ankara'nın nezih bir yer olduğunu gösteren şu gösterge de var elimde: Dilenciler, bir şey almanızı isterken hala "efendim" ile bitiriyorlar cümlelerini. Istanbul'dakiler gibi yılışık "güzel ablaaağğmmm"lar, "nooolur"lar yok. Bunun yanında Istanbul'dakinden çok daha rahat giyiniyorlardı kızlar (Yanlış anlaşılmasın, ağzımda salyalar yok, bir medeniyet seviyesi göstergesi bu).

Neymiş, Ankara'nın en güzel şeyi Istanbul'a dönüşü değilmiş.

Ama kendi içinde sıkıntıları olduğu da yadsınamaz. Geçen sene Keçiören'deki Tekel olaylarından sonra, "İ" Melih Gökçek'in 7. Cadde'de içki yasaklansın mı referandumu var şu anda. Oy hakkım olsa "sana ne"yi seçerdim. Ama yerel halk daha tepkili; referandumdan "içkiler kalsın" çıkarsa Gökçek'in bünyesine direk ekleme yapacaklar şişeleri. Karar mecrası, Can Dündar'ın yazısından anladığım kadarınca zaten bu referandum değil ama aslında önemli olan da o değil. Önemli olan, bu tip saçma soruları sormaya cesaret etmeleri.

Bu konuyla ilgili beni asıl rahatsız eden soru şu: Referandum yaptırma yetkisi kimde? Sadece "İ" Melih Gökçek'in Büyükşehir'indeyse (ki anladığım o) bu, son derece tehlikeli. Hep istediği soruları soracak demektir. 7. Cadde'deki biri referandum yapıp sorsa "Melih Gökçek tarafından yönetilmek istiyor musunuz", "içki fiyatları indirilsin mi" diye, bakalım o zaman halka olan destekleri devam edecek mi?

Kısacası, Ankara'nı savun Ankaralı, Istanbul gibi olma.

Ertesi gün hapı: "İ" Melih Gökçek, içki maddesini referandumdan çıkardıklarını açıklamış ama hem medyaya hem de CHPli vekillere giydirmiş. Haksız da sayılmaz, böle unutkanlığa can kurban. Ama damage done, dediğim gibi, önemli olan içki yasaklansın çıkması değildi karar olarak, bu soruların sorulmaya cesaret edilmesiydi. Amaca ulaşıldı.

10 Eylül 2009

Kızlarda 9 Kusurlu Hareket

Karşı tarafı tavlamak bazen yürümek kadar kolay, bazen de işe gitmek kadar zor olur. O anki modunuza, karşı tarafın moduna, zevklere hatta bazen kızların giydiği donla barışık olup olmamasına kadar giden bir çok etken var bir gecenin başarıya ulaşması için. The Coupling'de Steve'in, first date sırasında Susan'a dediği gibi: Kızlar, o akşamın "lucky" olup olmayacağını gece başlamadan bilir, erkeklerse bunun stresiyle yaşar bütün gece.

Peki erkekleri irrite eden ve "nolursa olsun bunu gördüm ya, mümkünatı yok" dedirtecek şeyler yok mu? Var tabi. İşte kızların, ceza sahası içinde yapıldığında penaltı&kırmızı karta sebebiyet veren 9 kusurlu hareketi:

1) Göğüs arası kılları: Listenin, kızların kendi seçmediği tek maddesi. Esmerlerin ciddi dezavantajlı olduğu bir nokta. Bazı kızların kol kılları olur, hatta benden daha büyük favorileri olanları da gördüm. Bakımsız olmadığı sürece elinden geldiğince katlanabileceğin noktalar bunlar. Fakat göğüs arasındaki kıllar, o kızla olması potansiyel herşeyi o anda bitirecek bir olay. Bu kadar kendine bakım ürünleri ve metodları varken buna "Allah vergisi, ne yapayım" diyen kızlar kaybetmeye mahkumdur.

2) Nazar boncuğu: Nefret ederim, kısa ve öz. Yüzde 90, hiç bir şekilde nazarın zaten değmeyeceği kızların takmasından da olabilir bu. Nazar boncuğu takmak, bir kızın kendini beğenmişliği gibi duruyor. Çok güzelim, herkes bana baksın ama kimsenin nazarı değmesin. Eskiden bileziklerin bir tarafındaydı ufak, şimdi ise tam bir istilası var. Boyunlardaki nokta taşlı nazar boncukları ise en sevmediğim. Daha devam edemicem bu maddeye.

3) Sallantılı küpeler: Genel olarak kadında takıyı sevmiyorum zaten. Saat, belki bir yüzük, bir de sade bir kolye. Gerisi takıp takıştırmak gibi duruyor. Özellikle de küpeler. Bu antipatime çocukluğumdan bir sebep buldum aslında. Çingene çocuklarının taktıkları çakma altın küpeler. Tabi bu, zamanla dallandı budaklandı. Artık az sallantılı küpelerden kulak avizelerine kadar hiçbirine tahammül edemiyor hale geldim. Bir de sallantılı olmasalar da inci küpeleri de buraya ekleyelim.

4) Ağır makyaj: Kadının kendine güvenmemesinin bilinçaltı sembolü. Her erkek yakışıklı doğmadığı gibi her kadın da güzel doğmaz, kabul. Güzel doğmamak bir dezavantajdır, o da kabul. Ama bu çekici olmamak anlamına gelmez. Zaten aslında bir erkeği çeken şey güzellik değil kadınsılıktır. Yani Iskandinav kızları çok güzel olsalar da, içlerindeki erkeksilikten dolayı güzellikleriyle aynı derecede çekici değillerdir. Ama Italyan bayanlar, hepsi birer model olmasalar da havalı ve özgüvenli, kısacası kadınsıdırlar. O yüzden de fiziksel potansiyellerinin üstünde bir tavlama görülebilir. Şuna getiriyorum, bir kadın güzel doğmasa da kendini güzelleştirmenin yolu makyaj değildir. Ufak dokunmalar OK, sonuçta akşam gidilecek yere yataktan kalkmış gibi gitmemek lazım ama kat kat kat makyaj yapmak, aynı dili konuşmadığınız insana gittikçe daha fazla bağırarak bir şey anlatmak gibidir: Anlamsız ve başarısız.

5) Sanata alakasız olmak: Kadınla sınırlamamak lazım, hiç bir sanata ilgi duymayan her insandan uzak dururum. Icra etme, çok meraklı da olma ama sev ve takdir et. O kadar da zor değil, ayrıca hayata renk de katar. Hepsine de meraklı olmak zorunda değilsin. Bunun müziği var, sineması var, fotoğrafı var, edebiyatı var, tiyatrosu, heykeli, resmi var, varoğluvar. Bunların hiçbirine ilgi göstermeyen, önüne koyulanla tamah eden insanla bir şekilde, bir zaman sonra tıkanıyorum. Bu kategoriye müzik deyince Serdar-Kenan-Celine Dion, film deyince Titanic, resim deyince Picasso, kitap deyince Dan Brown diyen insanları da katıyorum.

6) Sanatla alakalı gözüküp mal mal zevki olanlar: Aslında az önce saydıklarımdan daha bile kötüler. Yukarıdakiler, alakasızlıkları ile barışık insanlar en azından. Buradakiler, olduklarını sanıp bunu göstermeye çalışarak daha bir gülünç ve iğrenç duruma düşüyorlar. Yani ben müziğe meraklıyım deyip Muse ve Placebo dinleyen, ama The Beatles deyince "onlar çok bayık" diyebilen kızlardan bahsediyorum. Diğer kategorideki kızların yanından hızla uzaklaşma hissi başgösterse de bu tiplere karşı şiddet duygularım kabarıyor. Emo'ları buraya ekleyelim ki yalnız kalmasınlar. Neymiş, renkler ve zevkler tartışılırmış karşı cinsi tavlıyorsanız. Ben de görülebilen gelecekte (foreseeable future'ın chicken translate'i) Emo veya zevksiz açılımı yapacakmış gibi hissetmiyorum.

7) Arkadaşlarla kaynaşamama: Çok kritik bir madde. Sevgili ile başbaşa vakit geçirilmesi elzemdir tabi ki, ama başbaşa geçirmeyeceğiniz vakitler de olur. Arkadaşlarımla buluştuğumuzda suratını asan, muhabbete katıl(a)mayan, her daim ne zaman gidicez bakışları atan bir kız ile münasebet, yakın gelecekte bitecek demektir. Hele bir de yalnızken sizin arkadaşlarınızı ne kadar sevmediğinden bahsediyorsa. Güzelim, ben arkadaşlarımı seçmişim ve arkadaşlarım, benim bir göstergemdir (yani genelde diyelim). Hayatımı kız arkadaş- arkadaş diye ikiye bölmem.

8) Ayrılamadığı bol sayıda kız arkadaş: Kız ekürisi, girl gang, ne derseniz deyin, arkadaşları ne kadar güzel ve kafa olursa olsun, ilişkiyi başlamadan bitiren bir unsurdur bu tuvalette bile birbirlerini bırakmayan kız grupları. Otostop çeken bir kızı almak için yanaşırken bir anda ortaya çıkan 5 kız gibi (aslında bu güzel geldi kulağa, tam böyle değil). Bir şekilde dişiyi gözüne kestirdin, ava yaklaşıyosun ama bir anda arkadaşları ortaya çıkıyor. Hepsiyle iyi geçinmek zorundasın en başta ve bu gruplarda kesin sinir-salak-kikirik bir veya bir kaç kız olur. Onların bir çapraz ateşinde kalırsın: Kimsin, nerde okudun, şunu tanıyor musun vs vs. Bu sırada bir şekilde oldu da avı tava getirdin, bir bakarsın ki sadece onunla değil bütün ekürinin erkek arkadaşı olmuşun. Çünkü genelde bu ekürilerde aynı anda sadece bir tanesinin erkek arkadaşı olur. Yani gece çıkarken 5 kızla çıkarsın, 5 kıza mukayıt olursun, 5 kızı eve bırakırsın ve bütün bu erkeküstü çabaların sonunda sadece bir tanesini öpersin. Neymiş, tehlike durumlarını daha ava yaklaştığında alıp bir sonrakine geçmeliymişin.

9) Üşengeçlik: Nedendir bilinmez, zamane kızlarının çoğu bu sıkıntıdan muzdarip. Ben hayatı seviyorum; hayatın, onun güzelliklerini yaşamak için (100 yaşına gelsen bile) kısa olduğunu düşünüyorum ve onu güzel anılarla doldurmak istiyorum. Ve: "bu akşam kanepe akşamı olsun", "oraya kadar yürüyecek miyiz", "merdiven mi?". Bu kadar dizi izlemeyin kızlar, dışarıda bir de gerçeğinden bir hayat var ve sırf erkekler için değil.

08 Eylül 2009

GATA'da 1 Hafta

Bomba gibi bir hafta geçirdim GATA'da. Bol renkli, enteresan insanlarla 8 kişilik bir koğuşta. Bir yandan da Nick Hornby'nin efsanevi Fever Pitch'ini okudum sonunda. Seneye yine gidip bir sene kalacağım, sonrasını göreceğiz.

Asker kafası enteresan, mantık zaten yok onu biliyorduk ama bu kadar mı olur. Tavana ışık koymuşun ama "Tasarruf için iptal edilmiştir" yazıp iptal ediyorsun.

Karşı yatağıma bir er yattı bir kaç gün sonra. Çivi yutmuş, röntgeni aşağıda. Temizlik yaparken yanlışlıkla yuttuğu çivi, 2 aydır içinde. Bekle çıkar demişler. 2 ay sonra çıkmayınca GATA'ya gelmiş, açıp alacaklardı. Bugün gittim, cuma günü kendi kendine çıkmış. Nereden nasıl çıktığını tahmin ediyorum, sorup boka sarmadım muhabbeti. Aşağıda, omurlar arasındaki yatay çizgi de çivi.

Bir de eğitimde yanlışlıkla vurulmuş bir asker getirdiler. Onun fotoğrafını çekmedim. Acilen ameliyata yatırıyorlardı. Ailesini düşündüm, Istanbul'da yapıyor askerliğini diye içleri rahattır evlerinde. Çok yazık. Bir de odamızda televizyon vardı, bütün gün Kral TV açık. Haber zamanı gelince haberler açılıyor, ya Kürt açılımı ya da şehit haberleri. Evde dinlerken vah vah deyip geçiyorsun belki, ya da zaplıyorsun. Ama orada, askerlerle beraber izlerken, olayın psikolojisi çok daha farklı. Kendileri "acaba bir gün biz de böyle haberlere çıkacak mıyız ve birileri GATA'da bunu bizim şimdi yaptığımız gibi izleyecekler mi?" diyorlar mıdır? Ben onlar için dedim içimden.
Related Posts with Thumbnails