13 Ekim 2010

Caz Ölüyor Mu?


Bazen öyle blog post'lar, öyle yazılar geliyor ki karşıma, içimden cevap vermek geliyor yorum yazarak, ama o kadar çok şey düşünüyorum ki yorumum haddini aşar diye oraya yazamıyorum içimde patlıyor. Bu da öyle bir şey. Hasan Bülent Kahraman, caz hakkında şöyle bir yazı yazmış. Işin komik tarafı, yazının son yarım paragrafında asıl demek istediklerini demiş. Daha sonra da Mehmet Tez, blogu Hafif Müzik'te konuya değinmiş. Okuduk, tartışalım.


Ilk önce kitabın sonunu söyleyeyim, caz ölmüyor. Bence. Şimdi de arasını doldurayım.


Geçen akşam K. ile konuşuyorduk, bana sorular soruyordu, bu grup ne tip müzik yapıyor? Rock. Bu? O da rock. Nası yani? Bu? Pop. Yani mesela rock veya pop, öyle genre'lar oldular ki herşeyi kapsıyorlar. Bir potada eritip sunuyorlar (Bakınız burada ota boka subgenre yaratan, her grup için yeni bir subgenre ismi bulan geleneği düpedüz siklememe içindeyim, ve mutluyum). Eskiden mesela elektronik müzik vardı. Şimdi elektronik müziği rock'tan, pop'tan, caz'dan ayrı yaşatmak mümkün mü? LCD Soundsystem'a, ne diyebiliriz? Rock? Indie? Elektronik? Indie gibi mainstream olmuş, adını independent'tan almış bir müzik türünün bile ne olduğu belli değil artık. Bu yüzden caz da ölmüyor aslında. Mehmet Tez'in kendisi, çok güzel bir yazı ile arabeskin, yeni jenerasyon yaratmamasına rağmen aslında ölmediğini, kabuk değiştirdiğini ve bayrağı Duman gibi grupların aldığını yazmıştı, ve çok da haklıydı. Caz da bir bakıma öyle. O da kabuk değiştiriyor. Biraz dünya müziğine giriyor, biraz elektroniğe kaçıyor, bazen rock yapıyor, çokça doğaçlama ve özgün takılmaya devam ediyor. Ama aynı şeye rock diyen de oluyor, caz diyen de.


Sıkıntı belki şuradan kaynaklanıyor. Kişisel olarak cazın, kendine özgü bir dil olduğunu iddia etmişimdir. Nasıl konuşulacağının, nasıl dinleneceğinin, nasıl anlaşılacağının öğrenilmesi gereken, bu sürecin aslında zor ve zahmetli olduğu, ama belli bir eşik geçildikten sonra da çok keyifli olduğuna inanmışımdır. Ama caz, yani bizim bildiğimiz, klasik anlamda, Hasan Bülent Kahraman'ın bahsettiği caz, anlaşılması zor, accessability'si düşük bir müzik türüdür. Hele de rakipleri rock, pop, R&B'ye nazaran. Ve devir, bunun devri değil. Müzikte olmadığı gibi hiç bir şeyde de değil. Artık sinema yerine dizi, kitap yerine dergi, gazete yerine twitter'ın tercih edildiği, dönüşümü hızlı, umursaması minimal, pratik hayatlar yaşıyoruz. Hayatımızın hiç bir alanında göstermediğimiz, göstermeye gerek duymadığımız sabrı, niye cazı öğrenmek için gösterelim ki? O yüzden de caz değişip, bizim bildiğimiz formlara daha yaklaşıyor. Bu kötü bir şey değil kesinlikle. O yüzden de HBK'ın "caz ölüyor"nidası, Ara Güler'in "o eski Istanbul yok" serzenişleriyle aynı kefede benim için. Onun günündeki kareler, evet, yok. Ama başka kareler var, ve bir süre sonra bugünün karelerindekiler de bulunmayacağı için, onların da tadı güzelleşecek. Cazın, jazz clublar, asi, kokocu hali yok şu anda ama özgür ruhu devam ediyor. Bazen Babazula'da, bazen Bugge Wesseltoft'ta, bazen de Mars Volta'da.

08 Ekim 2010

GATA Chronicles #2

Geçen sene yine GATA ile ilgili yazdığım bir yazıyı hatırlayacaksınızdır. Bende FMF (Ailevi Akdeniz Ateşi) adında bir hastalık var ve nedense bu hastalık, beni askerden muaf edebilir. Hastalığın olayı ise şu: Ileride böbrek yetmezliğine sebep olabilir, bu yüzden ilaç içiyorum. İçmezsem de kısa vadede, arasıra 3 günlük karın ağrıları ve ateş yaşıyorum. Bakmayın böyle yazdığıma, en azından bendeki versiyonu o kadar da ağır bir hastalık değil. (Hastalığın diğer versiyonları için scroll down).

Askerin mantığı şu: Eğer seni askerlikten muaf edeceğimiz bir hastalığın varsa, gel bunu görelim. Ilacını bırak, atağını geçir. Ne kadar saçma sapan bir mantık, dikkatinizi çekerim. Sivil hayatta aldığın raporları, Çapa'dan bile alınmış olsa, saymıyorlar. Hastalığım genetik olsa da, yani geçmesi mümkün olmasa da, geçen sene kendi verdikleri rapordan sonra ikinci kere bunu görmek istiyorlar. Neyse, ben de ilacımı bıraktım düğün sonrası. Ve ilk atak geldi; cuma akşamı. GATA'ya gittim ama askerlik şubesinden sevk almadığım için yatırmıyorlar. Yatırmadıkları için sadece gözlemleyip eve gönderiyorlar. Haftaiçi oldu sevkimi aldım ama krizim geçmişti. Doktorlar da saymadı. Yatacaksın dediler, ben de kaçtım hastaneden. Kaçmaz olaydım, iki gün sonra tekrar atak geldi, bir sonraki cuma akşamı. Yine sevk alamadım yine hastanede yatırmadılar. Ama bu sefer bu hastalığa bakan bölümün nöbetçi doktorunu çağırttırıp FMF atağı olduğuna dair rapor aldım. Kim hastanede yatmak ister ki sonuçta, raporlarımı alıp hasta olduğumu gösterebilirim. Bu sefer de ateşim çıktığı zaman gözlemlenmediği için bu atak da sayılmadı.

Dedim sikerler. Sevkimi aldım, sapasağlam bir şekilde hastaneye girişimi yaptım. Nasılsa krizler geliyo arka arkaya, olduğunda yatmış olayım da gözlemlensin, ben de siktirip gideyim evime, elimde çürük raporumla. Ama Murphy ve kanunları sağolsun, 1 ay hastanede yattım ve hiçbir şey olmadı. Veya kısaca olanları anlatayım, baymazsanız okuyun, ne boktan bi ülkede olduğumuzu anlayın:

Doktorlardan istediğim şuydu, bana bir süre erteleme versinler, ben ilacımı alayım, sonra bırakayım ve kriz geçireyim. Onlar da adam gibi gözlemlesinler. Sonuçta ben yattığım zaman bana kriz gelmezse bu, sağlığımın iyi olduğunu değil, şansımın kötü olduğunu gösterir. Iki kriz de haftasonuna gelmese ben çoktan işimi halletmiştim. Ama bunu söylemek istediğim doktorlar, "soru soramazsın" diyerek kestirip attılar. Diğer erlere de muamele aynı; tahlillerinin sonucunu öğrenmek isteyenlere, seni ilgilendirmez deniyor ve bitiyor. Yani askeri hastane değil tıbbi kışla!

6 kişilik bir odada kaldım. Diğer yataklara gelenler, gidenler oldu. Iki kişi vardı. Biri Ankara'dan transfer olmuş ve karaciğer nakli bekliyordu. Bir gece yattı, ertesi gün yoğun bakıma alındı, ertesi gün öldü. Tanıdığın insanların son anlarını görmek ve ertesi gün onların ölmesi psikolojik olarak insana koyuyor. Bir hafta kalan biri daha vardı, bir siroz hastası. Ailesi de devamlı yanındaydı. Belli ki adam da, ailesi de çok kafa insanlar ve hayatı keyifle yaşamayı seviyorlar. Pazartesi geldi, bütün aile ile baya muhabbetimiz gelişti. Cuma sabahı durumu ağırlaşınca yoğun bakıma aldılar. Haftasonu karaciğer nakli için karaciğer arandı ama GATA, ulusal ağa bağlı olmadığı için bulunamadı. Diğer hastanelerin ilgili bölümünde de haftasonu doktor olmadığı için sevk edilemedi. Pazartesi sabahı, tam sevk edilecek o da vefat etti. Bu ülkede haftasonu hasta olmayacaksın! Sağlık da mesai saatlerinde.

Odamdan iki kişinin vefat ederek gitmesinin dışında emekli, 81 yaşında bir subayın, bir hafta boyunca hiç bir gece uyumayıp, sabaha kadar devamlı otomatik yatağını indirip kaldırıp, refakatçi kızına bağırması ile biz de gece uykularından olduk. Ve bu, psikolojimizi tamamen bozdu. Zaten sağlam olarak hastanede bir ay yatmak, bok gibi davranılmak ve dışarı çıkarılmamak koyarken, iyice cıvatalar gevşedi. Fiziksel olarak belki turp gibiydim ama kafayı sıyırmak üzereydim.

Başka FMFliler de vardı, hatta bi tanesi bizim odaya gelmişti. Geldiğinin ikinci günü krizini geçirdi. Ama onunki, benimki gibi değil. Göğsü tıkanıyor, nefes alamıyor, bağırıyor istem dışı, gözlerinden başka bir yerini hareket ettiremiyor. Başka FMFlilerde dizler ve bilekler şişiyor ayrıca. Benimki o kadar ağır değil neyse ki.

Vefat edenleri ve diğer FMFlileri görünce (ve elimdeki bolca zamanda küfredip, lanetleyip, 5 saatlik koşular yaptıktan sonra) her işte bir hayır vardır kafasına girdim. Başka bir yere çıkamıyor insan zaten. Vardır bir hayır. Sonunda "askerliğe elverişlidir" raporumu babalar gibi elime alıp askerlik şubeme vermeye gittim. Oradakiler bile kıçıyla gülüyor hastanenin muamelesine.

Bir de Oscar konuşması yapayım. Bir kere her Allah'ın günü gelip benle saatlerce oturan, evden yemek getiren ve bana çocuk muamelesi yapan anneme ne kadar teşekkür etsem az. Sonra beni devamlı arayan kankalarım Lazarov, Ömer Abi, Hacı, Saporta ve Zakuto'ya da binlerce teşekkür. Blackberry'ime, beni dünya ile bağlı tuttuğu, gerçek hayat ile entegre ettiği için müteşekkirim. Son gece saatlerce ofisinde muhabbet ettiğimiz Sarı Doktor'a da bol sabır diliyorum. Kantindeki Beşiktaşk'lıya, Formula 1'ci subaya, Galatasaray'lı komiserime de muhabbetleri için bolca teşekkür.

Siz de siz olun, hayatınızın değerini bilin. Son gün arabamın anahtarını bile özlediğimi farkettim. Giyinmek, duş almak, insan gibi yaşamak ne kadar büyük nimetlermiş... Aralık'ta askere gidene kadar günümü gün edicem. Yine de her fırsatı deneyip, her aklı başında insanın hayalindeki çürük raporunu da almaya çalışmaya devam edicem. Lanet olsun Türk'üm diyene!

27 Ağustos 2010

Ulan Galatasaray!

Sezon başladığından beri 6 resmi maç oynamış, 1 galibiyet almış, her maçından gol yemiş bombok bir GS ile karşı karşıyayız. Doktorlar reçete yazmaz gün sayısı verir böyle hastalara. Süper Kupa'yı alışımızın 10. yıldönümünde geldiğimiz nokta hakikaten içler acısı. Artık Avrupa'nın Fatihi lafıyla alakamız yok.

Dünkü Karpaty Lviv maçı sırasında, "elensin lan şu takım" dedim. Yani bir yandan diyorum, öbür yandan da üzülüyorum. Öyle sado-mazo. Neyse sonra Aydın golü atınca, "hadi bari gruplara kaldık belki kendimize geliriz" dedim ama onu bile beceremedik. Herşeye iyi tarafından bakmak lazım: 5 yıl önce Konya'ya attığı son dakika golünün ekmeğini hala yiyen Aydın'a, turu geçsek bi 5 senelik yangelyat sözleşmesi daha uzatılacaktı. O olmadı en azından.

Beni çok daha heyecanlandıran, hüzünlendiren, zamanında GS için hissettiklerimi hissettiren takım ise Trabzonspor'du. Gerçekten övünülecek bir takımları var ve Beşiktaş ile şampiyonluk yarışını ikisi götürecektir bu sene. GS için tek dileğim ise keşke bu hafta ligden elenmenin de bir yolunu bulsa da biz de bu seneyi kanser olmadan bitirsek!

(burada bitirecektim de hızımı alamıyorum. Rijkaard'ı seviyorum, gitmesin tabi ki ama onun da gözlerinin feri bitmiş. Takım iki başlı olmuş, bir yanda futbolcular öbür tarafta teknik ekip. artık birinin seçilip ya oyuncuların ya teknik ekibin gönderilmesi ve herkesin kayığı aynı yöne çekmesi lazım. bir de Uğur Meleke'nin şu yazısını beğendim transfer hakkında, linkleyelim, yönetim de nasbimizi alsın protestodan)

18 Ağustos 2010

Neferandum?


Bu aralar sıcaklardan fırsat bulup aklımı kurcalayabilen nadir konulardan biri, 12 Eylül'de vuku bulacak ve o zamana kadar gündeme zongaçlayıp kalacak referandum. Bu hafta Penguen'in kapağında, aslında hissettiklerimi çok güzel anlatmışlar: "nedir lan bu referandum? neyi oyluyos?". Kimse hiç bir şey anlatmıyor ve sadece "AKP vs antiAKP"ye indirgeniyor konu. Benim derdim ise ne oyladığımı bilmek ve ona göre oy vermek.

Bir yandan, evet, anti-AKP'yiz, Türkiye'ye çok bir fayda getirdiklerini görmediğimiz gibi getireceklerine de inanmıyorum. Ama bir yandan da anayasanın değişmesi gerektiği de aşikar. O yüzden karışmış durumdayım şu anda.

Bu postun niyeti de hem bulduğum (Bok sağolsun) belgeleri, ilgileniyorsanız diye buraya koymak, hem de sizin de bir düşünceniz varsa duymak. Çünkü benim oyum şu anda "Sezyum'a Evet" kıvamında.

09 Ağustos 2010

08 Temmuz 2010

The July Madness

- Bir süredir yazamıyorum, bir süre daha yazamayabilirim. Temmuzda, biri kendi düğünüm olmak üzere, 5 tane düğün var. Birine gittim, ikincisi için yarın Denizli'ye gidiyorum haftasonu oradayım. Öbür hafta iki tane daha var, 24ünde de ben evleniyorum. Siz uyurken başkası kaptı beni kızlarrrr

- Uzun süredir üstünde çalıştığım, ciddi yerlere getirdiğim iş, gümrük vergileri ve Türkiye'nin kaçakçılık kültürü yüzünden heba oldu. Çok güzel olacaktı herşey. Bir de bir şeye çok emek verip boşa gidince boşa yumruk sallamış gibi oluyorsunuz, bir süre kafada sendeliyorsunuz. Neyse, önümüzdeki maçlara bakıcaz artık.

- Hollanda'ya sempatisi olmayan birileri var mı bizim jenerasyonda? Yine de benim favorim, ikinci vatanım olan Ispanya. Işin komik tarafı, Ispanya, Dünya Basketbol Şampiyonu olduğu zaman oradaydım. Barcelona'nın sokaklarında tek kişi sevinmiyordu. Kafamdaki soru, eğer Ispanya Dünya Kupası'nı alırsa Barcelona'nın Katalanları "biz Ispanya değiliz" diye cool mu takılacaklar, yoksa "ulan Ispanya Milli Takımı dediğin Barcelona'nın türevi" deyip coşacak mı? Hangi takım kazanırsa kazansın, kazanan için çok sevinicem kaybeden için çok üzülücem. Ayrıca iyi ki Almanlar yenemedi dün akşam.

- Kanat Atkaya, Roskilde festivaline gitmiş. Of ya, orada olmak, çadırda takılmak vardı. Ama asıl kıskandığım nokta, bu seneki festivalde hava aşırı sıcakmış. 3 kere gittim Danimarka'nın köyündeki festivale, ikisi, festival tarihinin en yağmurlu festivali çıktı aq. Yine de çok keyif almıştım. Neler çıkmış yine festivalde, çok kıskandım. Neyse artık evli barklı adamız, eşimizi çocuğumuzu alır gideriz!

- Sizleri de seviyorum ama bir süre over and out durumunda olucam. Umarım siz de sahillerde daşşaklarınızı yaya yaya rahatlıyor, serin sulardan kızgın kumlara geçiyor, göbek yapıyor ve bol bol sevişiyorsunuzdur.

21 Haziran 2010

For Whom the Bell Tolls

Hem Metallica'yı hem Hemingway'i gerçekten çok sevsem de bu sefer çanlar benim için çalıyor. Bundan tam olarak 33 gün sonra, 24 temmuzda, nikah masasına oturuyoruz işte. Bu tip şeyler erkeklere daha geç dank eder, bana da henüz etmedi. Evimize mobilyalar geliyor, onun bilimum işleriyle uğraşıyorum, balayı mal ayı derken temposuna girdim tamam, ama tam olarak dank etmedi daha çoğu şey.

Tam olarak diyorum çünkü birazcık da olsa etti. Geçen gün kendi düğün davetiyem elime ulaştı, dağıtılmak üzere. Çok garip bir his, baya, fazlasıyla. Yani bundan sonra K.'yı eşim diye tanıştırıcam insanlara, işte evimiz ileride çocuğumuz fln. Enteresan kafalar. Nerede o Cihangir'de beraber yaşarkenki bekar hayatı, partiler, kuru-sulu eğlenceler...

Bir yandan çok garip gelen de yavaş yavaş, annemin babamın hatırlayabildiğim en genç yaşlarına ulaşmış olmam. Bu yaşlarda onlar evliydi, ben vardım ama benim şu anki yaşlarımı yaşıyorlardı. O döngüyü artık tamamlamış oluyoruz. Onların o genç halleri, yaptıkları eğlenceleri, tarzları vs... Bir gün çocuklarımızın bakıp "aaa anne-baba ne kadar gençmişiniz" "babaaa, saçların siyahmış o zamanlar" fln demelerini. Sonra bizim düğün videosunu beraber izlemek fln...

Ben galiba o moda, beklediğimden daha fazla girmişim di mi! Kısa bir anı anlatıp işime döneyim. Halamla eniştemin nikah videosunu izliyoruz bir kaç sene önce (1995'te evlendiler, niye tekrar izliyosak). Halam imzalıyor defteri, şahitler imzalıyor herkesin yüzün gülüyor, 32 diş fln. Enişteme geliyor, o da çok mutlu, "ah çok heyecanlıyım" diyor, kalem elinde "hahaha heyecandan imzalayamıyorum" diyor, sonra tekrar deniyor, yine imzalayamayınca yüzü bir düşüyor. Noluyo ya dediğini duyuyoruz çünkü hakkaten elinde kalem, fiziksel olarak imzalayamıyor. Sonra yine gülmeye başlıyo: "ya ben solağım unutmuşum"!! Ve kalemi, sağ elinden sol eline alıp imzalıyor :)

18 Haziran 2010

You Wanted A Hit, Bitch!

Gerikafalılığımı seviyorum, mp3 yüklemem, sevmem de. Hala CDciyim. Hatta yeni çıkıp da Türkiye'de edinemediğim CDleri ya yurtdışına çıktığımda alırım ya da gelen birine sipariş ederim ve o CDler gelene kadar da albümü dinlemem. Antika ama güzel.

O yüzden annemler Italya'dan The National'ın ve LCD Soundsystem'ın yeni albümlerini getirdiğinde, 23 Nisan'da DJ kabinine oturtulmuş bir çocuk gibi sevindim. O jelatini büyük keyifle açtım ve dinlemeye başladım. Aslında bu post'un niyeti iki albümü birden yazmaktı. Ama LCD Soundsystem'ın albümü o kadar güzel ki, The National'a hakkını veremedim henüz.

Babolar, gerçekten çok pis tutuldum ben bu albüme. Ama albümü tam olarak anlamak için, bence, bir kaç ufak bilgi vermek lazım. LCD Soundsystem denilen olay, aslında James Murphy denilen şahsın etrafında dönen bişi, yarı one-man-show. Ve Jamesboy, bu albümün LCD Soundsystem'in son albümü olduğunu açıkladı. Kalbim kırılmadı, içim burulmadı desem yalannnn!

Neyse, albümü o kafa ile dinleyince ayrı bir güzel sanki. Beyfendi 3 albüm yaptı bu dahil. Birincisi super-underground, "kendimce takılıyordum çıktı" modunda, ustalarına selam vererek (burada Losing My Edge'i dinlemek lazım) idi. Ikinci albüm ise (adı Sound of Silver hatta) son derece patlayıcı müzik içeren, şahane beat'lerle, agresif sayılabilecek bir albümdü. Bu sefer ise daha rahat James Murphy. Şarkılar daha uzun, daha istediği gibi, kimseyi mutlu etmek için değil, kendini tatmin etmek için belli ki. Ve lafını daha bir esirgememiş. Ne de olsa gidiyorum kafaları! (hoş, kendisi DFA Records'ın da one-man-show'u anlamına geldiği için müzik piyasasının içinde kalacak ve başka isimlerle projeler yapacak ama yine de...) Bunu da en güzel "You Wanted A Hit" şarkısını anlatıyor.

Ortaokuldan beri hiç bir şarkıyı repeat'e koymamış, ikiden fazla arka arkaya dinlememiştim. Ama bunu (en azından bu post'u yazmak için) bir süredir dinliyorum. Adam, içinde bulunduğu müzik piyasasına müthiş bir özgüvenle, agresiflikten tamamen uzak, yalın bir dille giydiriyor. Sözlere geçelim biz, sonra devam ederiz:

You wanted a hit/ But maybe we dont do hits
I try and try/ It ends up feeling kind of wrong

You wanted it tough/ But is it ever tough enough?
Nothing's ever tough enough/ Until we hit the road

Yeah, you wanted it lush/ But honestly you must hush
No honestly you know too much/ So leave us, leave us on our own

And so you wanted a hit/ Well, this is how we do hits
You wanted the hit/ But that's not what we do

You wanted it real/ But can you tell me what's real
There's light and sound and stories/ Music's just a part

You wanted the truth/ Then you said you wanted proof
Guess you're used to liars/ Saying what they want

We wont be your babies anymore/ We wont be your babies anymore
We wont be your babies till you take us home

Yeah you wanted it smart/ But honestly I'm not smart
No honestly we're not smart/ We fake it, fake it all the time

You wanted the time/ But maybe I can't do time
oh, we both know it's an awful line/ But it doesn't make it wrong
...

Adam, 9 dakika içinde hit isteyen dinleyicilere, mantıksız diktelerle gelen plak şirketlerine, müziği imaj için dinleyenlere, kısacası aklına gelen herkese giydirmiş. Bunu derken de aslında 9 dakikalık bir hit nasıl yaratılır onu gösteriyor. 9 dakikalık bir sürü şarkı var tabi ki, bunlardan önemli bir kısmı da hakikaten güzel ama hikaye gibi olur böyle uzun şarkılar. James Murphy ise 9 dakikalık bir hit, belki de daha doğru bir deyişle anti-hit, nasıl yaratılır kurdu kuşa göstermiş. Içinde "bu küçük dağları ben yarattım" hissi de var, ama gözümüzün önünde bu dağları tekrar yaratınca saygı uyandırıyor.

Hala dinlemediyseniz, yukarıdaki linki tıklamadıysanız burayı tıklayın ve artık şu şarkıyı dinleyin.

LCD Soundsystem'ı sevmiştik, bağrımıza basmış, bizden biri olarak kabul etmiştik. Arabaya CD'yi koyup albüm ismi olarak "last album" yazınca bir üzüldüm tekrar. Büyük abimizdin James, gel de takılmaya devam edelim, çok açma arayı.

02 Haziran 2010

Trendsiz, Karaktersiz Gençliğim

Bu aralar, eskisinden daha sık bir şekilde, ne kadar karatersiz ve limbo bir zamanda yaşadığım yüzüme yüzüme vuruluyor sanki. Geçen hafta, bir süredir rafta bekleyen, Spike Lee efsanesi "Do the Right Thing"i izledim. 80'ler Brooklyn'inin sıcaktan kavrulduğu bir günde geçen filmde, o kadar çok nostaljik elementler vardı ki. Boombox'lar, o Sprite'ın enteresan karakteri, beach pantolonlar, MC Hammer kafaları vs...

Diğer bir yandan Nirvana'dan beri ciddi bir müzik akımı olmaması beni çok bayıyor. Yani R&B ve grunge, son mainstream güzel müzikti ve o zamandan beri TV'deki herşey, boktan. Satış patlaması yapan herşey kötü (neredeyse diyelim). Zaten artık adam gibi müzik/film/sanatseverler, mainstream olan şeye önyargı ile bakıyor. Çok da haksız sayılmaz. Nerede Black Sabbath'ler, Led Zep'ler, Bruce Springsteen'ler... Hatta ABBA'yı ve onların görmemiş zevkü sefa 80'lerini bile özlüyor insan.

En son da Playboy'daki bu makale (evet Playboy, makaleleriyle güzeldir), içinde büyüdüğümüz çağın karaktersizliğini suratıma vurdu. Her onyılın dominant bir göğüs şekli var. Sadece 1990'lardaki minicik göğüsler çok kötü, 2000'lerde de herhangi bir göğüs akımı yok. Tabi herkesin zevki kendine, ama düzgün bir mainstream çıkaramayan, her daim bireysel takılan bir jenerasyonun mensubu olmak, beni cidden bayıyor bazen.

01 Haziran 2010

Kadayıf Bob

Bir süredir heyecanla beklenen, görmek istediğim konserler listenin tepelerinde gezinen Bob Dylan'ı da dün akşam itibariyle Açıkhava'da görmüş bulunuyorum. Adam kral bir kere, o kadar şarkı, o kadar yıl, o kadar geçirmişlikten sonra dönüp Dylan'a sallamak olmaz tabi ki. Ama çok keyifli değildi konser, itiraf ediyorum.

Gün içinde herhangi bir konser haberi okumadım, bugün beraber öğle yemeği yediğim arkadaşım hariç insanların konser hakkındaki görüşlerini de bilmiyorum. Ama ben baydım. Valla. Açmadı, bir türlü konnekt edemedik. Yani oradakinin adı Bob Dylan değil de Joe Smithsonian olsaydı, yarısında çıkıp gidilecek kadar sıkıcı bir konserdi.

Bir Masters of War, Like A Rolling Stone, All Along the Watchtower, Lay Lady Lay çaldı. Ama bütün konser aynı tempoda, minimal farklarda yorumlarla olunca bir buçuk saat kesintisiz ilgi ile takip edemiyorsun. Hatta baya insan da ayrıldı konserden. Gitti insanlar Bob Dylan konserinden. Ben de düşündüm ama o kadar da kayıtsız olamadım. Yani bir gidersem, sonra bunu kendime yediremem dedim. Ama konserin benim için en heyecan verici anı, K.'nın dönüp "biliyo musun, Daft Punk gelecekmiş yine" dediği andı. Mutluluktan uçuverdim. Çünkü Daft Punk konseri, bir konser kurdu olarak (Ingilizce'de ne güzel laflarsın bunu; seasoned concert-goer) gittiğim en iyi konserlerden biriydi, devasa bir parti gibiydi. Bilet için kapısında yatıp, kafama Daft Punk bandı takabileceğim türden yani, o derece.

Yani görüyorsunuz, 3 paragrafı Bob Dylan ile dolduramadım bile. Ama sonuçta, ölmeden (hem o, hem biz) birbirimizi gördük ya, önemli olan o. Yarabbi şükür!
Related Posts with Thumbnails