24 Şubat 2011

And Then It Happened On A Tuesday Morning

Herkesin hayatında, hayat değiştiren çok pivotal periyodlar olur. Bazen beklendik bazen beklenmedik. O an/gün/ay veya benim durumumda mevsim gelir ve hayat baştan aşağı değişir. Bugün 24 Şubat; bundan 3 ay önce 25 Kasım'da, son kez GATA'ya yatmış ve hayatımı değiştirecek olan olayların bir bakıma başlangıcını yapmıştım. O zamandan beri medeni hal, adres ve kafa yapısı değişiklikleri yaşamış ve kendimi toparlamıştım.

Şimdi hem iş hem de özel hayatımla ilgili bambaşka değişikliklerle bu periyodu devam ettiriyorum. Şükürler olsun ki bunlar hep ileri ve güzel şeyler.


Bu post amaçsız biliyorum, sadece mutluluğumu paylaşmak istedim.

10 Şubat 2011

London Calling

Eğer şehirler, hayali bir insanın farklı yaşları ise Barselona üniversite yıllarına denk gelen, bol içkili, heyecanlı, rahat ve tasasız 17-22 arasını, New York young adult günlerine denk gelen, work hard party hard temasıyla bezeli, yeni ufuklara açılan, hayal kırıklıkları ve hayallere doğru ilk adımları temsil eden 23-35 yaş arasını temsil edebilir sanki. Ilk defa gittiğim Londra ise 35-40 yaştan sonrasını temsil ediyor sanki. Oturmuş, parasını kazanmış, belli yerlere gelmiş, hayattan keyif alan, geçmişi olan bir şehir Londra. Ilk defa gittiğimde bu izlenimi aldım en azından.

O kadar çok yapılacak/görülecek şey var ki 4 günlük gezide haldır haldır gezmeme rağmen daha özetinin yarısına gelemedim. Müzelerini anlayarak bitirmek bile minimum bir kaç ay gerektirecek belli ki. Londra notlarına hızla geçersek:
- Hiç bu kadar büyük bir şehrin, bina ortalamasının bu kadar kısa olacağını düşünemezdim. Skyline yerine bol bol park olması, Londra'yı diğer metropollerden ayıran en büyük özellik bence.
- Iki şey hakkında çok düşük beklentilerle gittim ve güzel sürprizlerle karşılaştım. Birincisi yemek. Fish&chips hariç bir şey bulamayacağımdan korkuyordum ama dünyanın her mutfağının çok lezzetli örnekleri var. Pahalı mı, bize göre pahalı. Ama lezzetli.

- Bir de Bodrum sendromu diyebileceğimiz "her Ingiliz kızı, kısa boylu, şişman, sarışın ve sarhoştur" ön yargısı... Böyle bir şey kesinlikle yok. Hem nitelik hem nicelik olarak baya başarılı buldum Londra kızlarını. Tarzları da bol çeşitli ve dikkat çekici. (Yukarıdaki kardeşim bu arada, yorumlarınızı ona göre yazın!)

- Victoria and Albert Museum'a gittim ve baya etkilendim. Hem permanent collection'da çok güzel şeyler vardı, hem de o sırada açık olan kamerasız fotoğrafçılık sergisi ufkumu açtı.

- Bir de kardeşimle Barbican Center of Arts'a gittik. Kelimenin tam anlamıyla center of arts. Çok modern bir binanın altında sinemalar (sinema derken Antonioni haftası, avantgarde filmler fln), workshoplar için mekanlar, insanların sosyalleşebileceği yerler, başka bir katta Japon modasının son 30 yılı (ki bu sergiye gittik biz)... Kıskançlıktan çatlamak üzereydim çıktığımda.
- Müzik dükkanları ise bambaşka bir konu. Adamlar 2011'in şerefine 2001-1991-1981-1971-1961 seçkisi yapıp o zamanki albümlere özel stand yapmışlar. Bir taraftan mesela Brian Eno köşesi... Ben hala D&R'da yeni Jamiroquai veya Interpol albümü görünce şaşırıyorum.

- Koşu ayakkabısı almak için Asics'e gittim ve şunu anladım ki Türkiye'deki spor dükkanlarında bizimle dalga geçiliyor. 20 pound'a ayağımın 3 boyutlu scan'i alındı; uzunluğu, basma açıları, genişliği, bok püsürü ölçüldü. Sonra bir koşu bandına nötr ayakkabı ile çıkarıldım ve ben koşarken arkamdan kamera ile çekildi. Sonra sol ayağımın bilmem kaç derece açı ile yamuk bastığını, bu yüzden sol dizimden sıkıntı yaşayabileceğimi sölediler ve bana, bana özel ayakkabı verdiler. Ayakkabıyı alınca da 20 pound'u düştüler. Ben Türkiye'de renkten başka bir şey seçtiğimi hatırlamıyorum.
- Tottenham - Bolton Wanderers maçı için White Hart Lane'e gittim. Ingiltere'de maç izlemek bambaşka bir olaymış gerçekten. Hakemin her düdüğü ile herkes ayaklanıyor, ana avrat soy sop sövüyor ve hemen yerine oturuyor. Hem fanatik hem saygılı. Tottenham'ın Chelsea ve/veya Arsenal'i geçip Şampiyonlar Ligi potasına girmesi için önemli bir maçtı. Ilk yarıda Arsenal 4-0 öne geçince herkesin heyecanı fısmıştı. Bir de Sturridge, Bolton adına beraberlik golünü attı. Ama sonra Arsenal maçı mucizevi bir şekilde 4-4'e geldi. Üstüne de Tottenham, 90+4'te galibiyet golünü atınca White Hart Lane yıkıldı. Mükemmel bir deneyimdi.

- Eminim ki hayatım boyunca bir sürü kez yolum Londra'ya düşecek, hatta şu ana kadar nasıl düşmedi anlamadım. O yüzden hiç acelem yok, daha bol bol Londra'yı özümseyeceğime eminim.

31 Ocak 2011

Follow the Yellow Big Road



Nereden nerelere... Geçen gün Mededi ve Ç. ile yurtdışı festivallerini konuşuyoduk, gitsek mi gitmesek mi diye. Sonra Mehmet Tez'in blogu Hafif Müzik'teki bu video, beni yıllardır gitmek istediğim ama gidemediğim Coachella'ya götürdü. Şunu izleyip de gitmek istememek olmaz! Sonra dedim ki okurcanlarımla da paylaşayım bunu. Onun için tekrar izledim videoyu da, her taraf ne kadar temiz cıvıl cıvıl. Oysa 3 kere gittiğim Roskilde, beni ne hallere getirmişti! Danimarka yazı ünlüymüş, gidince öğrendik. Hiç durmayan yağmuru, bitmek bilmeyen diz boyu çamuru ile farklı bir tadı vardı. Sonra dedim ki ben bunun da bir resmini koyayım da herkes yukarıdaki video gibi sanmasın yurtdışı müzik festivallerini. Sanmayın ki aşağıdaki iki fotoğrafı kolay çektim yani. Oradan bunlardan başka fotoları bulmak için de external harddisk'e daldım. Bahsettiğim fotoları bulamadım ama saatlerdir external'da takılıyorum. Ne kadar çok anı, ne kadar çok utanılacak şey, ne kadar kocaman bir naiflik var içinde.

Sonunda da kafamı toplayıp bu satırları yazıyorum. Iki güne Londra'ya gidicem. Onunla ilgili dönüşte yazıcam. Inşallah caps'li.

28 Ocak 2011

I Hate the Feelings You Provoke

Son zamanlarda, itiraf etmekten utandığım kadar uzun bir zaman diliminde hatta, elime fotoğraf makinesini alıp fotoğraf çekmiyorum. Hiç bir zaman iyi bir fotoğrafçı da olmadım ama sevdiğim ve inat ettiğim bir aktiviteyi yapmıyor olmanın acısı yok değil.

Ve güzel fotoğraflar görünce içimdeki o garip his, daha da garipleşiyor. Mesela az önce twitter'da Magnum Photo Agency, Salinger'ın ilk ölüm yıldönümü şerefine Holden Caufield'ın New York'u adı altında bir fotoğraf seleksiyonu (dikkat, öz türkçe) yayınladı. Nefis fotoğraflar var içinde. Hayatta en sevdiğim şehirlerden olan New York'un bilmediğim zamanlarına özlem.

Bazen öyle işler görüyorum ki bir yandan tokat gibi çarpıp "çık dışarı ve fotoğraf çek" bir yandan da "panpa, sen bu işi bırak, boşuna uğraşma" dedirtiyor. Elliot Erwitt, Josef Kouldelka, Steve McCurry, Robert Capa, Robert Frank... Bu adamların çektikleri fotoğraflar, fotoğrafların hikayeleri, fotoğrafları çekmek için göze aldıkları ve Robert Capa gibi sonunda bunun için canlarını vermeleri, oturup düşününce beni allak bullak ediyor. Kelimelerle hislerimi anlatmayı, fotoğrafların gücüne saygısızlık olarak görüyorum.

Muhtemelen hayatımdaki en büyük hayalim olan dünyayı elimde fotoğraf makinesiyle gezmeyi yapamicam. Ve muhtemelen hiç bir zaman çok beğenilen bir fotoğrafçı da olmicam, kendimde o potansiyeli görmüyorum. Ama bu inanılmaz görsel narrative'in, en azından hakkını veren bir takdircisi olmak bile biraz olsun mutlu ediyor beni.

21 Ocak 2011

Hold On Brothers!

Geçen haftadan beri twitter'da, devamlı Galatasaray'ın stad açılışında olanlarla ilgili konuşuyorum. Retweet ediyorum. Yorum yapıyorum. Belki bıktı takipçiler, hakları ama bence çok önemli bir sınavdan geçiyoruz. Biz derken GSliler değil, tüm Türkiye olarak.

GS olarak geçtiğimiz sınavlar var. Yadsınamaz. Kim yalaka, kim maşa, kim tepkili hepsini görüyoruz. Ama önce ben niye yuhaladım, ondan başlayayım.

Adnan Polat'ı yuhalamadım. Stad açılışıdır, yönetim hatalarının konuşulacağı bir an değil o an. Bambaşka bir şey. Ama Recep Tayyip Erdoğan'ı avazım çıktığı kadar yuhaladım. Bunu da Galatasaraylı kimliğimle yapmadım. Her tepkiyi copla, korumayla, yasayla, polisle bastıran, özgürlükleri mazluma kalkan değil kendine kılıç gibi kullanan başbakanı, bir Türkiye vatandaşı olarak yuhaladım. Fırsatını her bulduğumda da yuhalarım. O stadda organize hiç bir şey olmadığına, yuhalayan onbinlerin (100-200 diil) benimle aynı mantıkla yuhaladığına da inanıyorum. Daha doğrusu umuyorum.

Peki basit bir politik protestodan daha önemli yapan şey nedir bu yaşananları? Niye destekleyen bu kadar destekliyor, aşağılayan bu kadar nefret ediyor?

(Cevaplar benim düşüncem ama burası da benim platformum) Çünkü benim politik olarak aklımın başında olduğu 10 yıllık zaman diliminde açık görüşlü bir sürü insan görsem de yaptırımı olan otoriteye karşı taşsız sopasız bir fikir savunulduğunu ve bunu kendi başına gelecekleri düşünmeden, toplumun iyiliği adına, kendinden fedakarlık yaparak (bu durumda belki kombinesinden olarak veya karakola alınarak) protestosunu devam ettiren bir durum görmemiştim. Hem de canlı yayında. Bu, başka yöne çekilemeyecek, görmezden gelinemeyecek bir tokattır. Kişisel çıkarın toplu hareketten üstün görüldüğü şark zihniyetinden bir kopuş, Fransızvari devrimciliktir abartmak gerekirse. O yüzden alakalı alakasız herkes (mesela bugün Trabzon'un belediye başkanları, ne alakaysa) Başbakan'a yalakalık yapıyor. Çünkü bu tokat izi, geri döndürülemez. Bir Galatasaraylı olarak, UEFA Kupasını aldığım gün kadar tebrik alıyorum diğer takım taraftarlarından.

Bu pazar Sivasspor maçı var. Ben, kimseyle konuşmadan veya organize olmadan, protestomu devam ettiricem. Eminim ki binlerce insan da öyle yapacak. Ve bu bastırılmaya çalışılan protestolar yeterli bir süre dayanırsa, aynı düşüncede olan ama şu ana kadar korktuğundan bunu sölemeyen veya sesini yükseltemeyenler de yükseltecektir. Önemli olan tehdite karşı, güce karşı yılmamak ve devam etmek. O zaman da demokrasi, bir staddan, bir arenadan yayılır Türkiye'ye. Bunun Galatasaray stadı olması benim için önemli değil. RTE'yi kendi silahıyla vuralım o zaman: Durmak Yok Protestoya Devam!

19 Ocak 2011

Yatarken Dinlediğim 3 Albüm

Insanlar "müzikle uyuyanlar" ve "müzikle uyuyamayanlar" olarak ikiye ayrılır, bilmiyorsanız haber vereyim. Bu yazı ilk grup için.

Tuvaletteki sifonun kendi kendine su kaçırıp durduğu bu gecelerde benim için eski alışkanlığımı canlandırmak elzem oldu bir süredir. Tamam, zamanında Offspring'lerle Metallica'larla da uyurdum ama galiba yaş 27 olunca bu tip şeyler için yaşlı sayılıyorum. Zaten bi de nezle öncesi halsizliği yaşıyorum şu anda, dokunmayın.

Aşağıdaki liste, yılların kemikleşmiş "uyku albümleri" benim için. Uyumazken de dinlerim ama uyurken taktım mı sonunu getiremem hiç bi zaman. Ormanda 1000 koyun gücündeki müzikler bunlar:
Pink Floyd - Dark Side of the Moon
Nazarımda bu albüm, zaten gelmiş geçmiş en iyi albüm. The best. Quadrophonic ses kaydının ilk kullanıldığı kayıt olan Dark Side, her daim beni benden almıştır. Diyeceksiniz ki Time'ın başındaki saatler, Money'deki acayip sololarda nasıl uyuyorsun? Beni asıl uyutan Great Gig in the Sky, Us and Them, Any Color You Like... Bir de albümün inanılmaz "spacious" oluşu. Zaten diğer iki albümle en büyük ortak özellik de bu. Bir bulutun içinde gibi olan albümler beni (ve muhtemelen herkesi) uyutuyor.
Sigur Ros - Aegetis Bryjun
Bu albümün en güzel tarafları ne gitar solosu var, ne yükselen sesler ne de konuştukları dili anlıyorum. Herşey oblivious. Staralfur'daki solo bile yumuşak bi keman solosu. Zaten sonrasına geçmekte zorlanıyorum genelde. Oralarda bi yerde kopuyorum. Ama Sigur Ros'un diğer albümleri aynı etkiyi yaratmıyor nedense. Zaten artık eskisi gibi spacious da değiller ama adamlar heralde 10 yıldır aynı müziği yapacak değillerdi. Şaşırmamak lazım.
Broken Social Scene - You Forgot It in People
BSS, diğer iki gruba göre çok daha personal bi seçim. Çünkü kendisi daha personal bi albüm. Bir kaç yıl önce Babylon'a geldiklerinde hatırlıyorum, Lover's Spit'i kanserli bi arkadaşını anmak için söylemişti Brendan Canning. Öyle de kaldı. Hüzünlü, insani, benle birlikte uyuyan bir müzik. O yüzden seviyorum Broken Social Scene'i de You Forgot It in People albümünü de. Sanki uzanıcaz, sarılıcaz gibi geliyor bazen.

05 Ocak 2011

Istifa Mektubu

Her Türk genci gibi, 3-5 yaş aralığında, o sıradaki başarısı, arkadaşların ve ailenin tuttukları takıma göre, tamamen şuursuzca bir takım seçimi yapıyoruz. Dönmemecesine... Anne ve baba tarafı toptan Fenerli biri olarak nasıl Galatasaraylı oldum bilmiyorum.

Ama Manchester United zaferiyle başlayan, 14-18 gibi çok çok kritik bir yaş aralığında ezici bir üstünlüğün UEFA kupası ile taçlandırılması sırasında, şuursuz seçimimin, diğer akranlarımdan ne kadar daha iyi olduğunu görmüş oldum.

Arkasından gelen senelerde ise iyi gün dostu olmaktan taraftarlığa terfi ettiğim, Olimpiyat Stadına hemen hemen her maçta gittiğim, takımımı daha sahiplendiğim günler geldi. Sefasını sürme günlerinin ardından biraz da cefasını çekme günleriydi, ki hoşuma da gitmiyor değildi.

Fakir edebiyatıyla ezildik, Ribery'i kaçırdık, rahmetli Özhan Canaydın'a protestolarda bulunduk ama hepsinin arkasında bir sebep, bir mantık vardı. Galatasaraylıydık, biz de, protesto ettiklerimiz de. Sadece GS'nin farklı yollardan ilerleyeceğini düşünüyorduk.

Şu anda ise Florya'da, Hasnun Galip'te ve Cimbom nerede yaşatılıyorsa orada, bir sorun var. Artık akıl pusulaları kuzeyi göstermiyor. O ibre, devamlı sağa sola sallanıp duruyor, ters dönüyor ama belli bir yerde durmuyor.

Iki gündür, hemen hemen hepsi doğru olmak üzere bir çok şey söyleniyor Colin Kazım Richards transferi ile ilgili. Jo'yu, Keita'yı, Misimoviç'i defterden sildikten sonra bu ne lahana turşusu? CKR beş para etseydi Fenerbahçe, Galatasaray ile anlaştığı anda kontratını fesheder miydi? vs vs. Hepsi de haklı. Maalesef bu yönetim altında Cemal Nalga skandalı da yaşandı. Serdar Özkan'ın transferi yetmezmiş gibi bir de menajer şirketi ortaklığına da göz yumuldu. Sportif başarı her zaman beklentidir ama gelmeyebilir; etik değerler ise her zaman en üstte kalmalıdır. Şirket birleşmesi 10 şampiyonluğa bedel olabilir, ama artık son halkası Colin Kazım transferi olmuş zincir onlarca şampiyonluğa bedeldir. Kabul edilemez.

Işin oyuncu tarafına ise kesinlikle kızamıyorum. Çünkü her tarafı çürümüş bu çarkların, en az kaypaklık yapanı belki de onlar. Alemci adam, zaten alemci olarak geliyor takıma. Sakatın sakat olduğu biliniyor. Yeteneksiz, düz olanın durumu da ortada. Sorun, kötü olduğu bilinen malzemelere kötü diyende değil, iyi yemek yapmak için kötü malzeme seçenlerde.

Ve taraftar... Bir Galatasaray taraftarı, kombine alıyorsa, Avrupa maçlarına ve Fener derbilerine ucuzdan girmek ve bilet bulma kaygısı yaşamamak için alıyordur. Benim için Fener'e su yağdırılan gün, "bu taraftarlardan biri değilim" hissi ile maçın yirminci dakikasında tribünden ayrılmamla çok şey koptu. O günden beri de ne eskisi gibi tezahüratlarda bulundum, ne de protestolara katıldım. Arda'yı, Jo'yu ıslıklamadım; ne yalan söyleyeyim, hakkettiklerini de düşünmüyorum. Bu sırada sınıfta kalan hep taraftardı, Ultraslan'dı. 4-2'lik Ankaragücü maçında Rijkaard'a istifa diye bağıran, Imparator'unu özleyen, GS gol atıp maça ortak olunca tekrar Rijkaard'ın tarafına geçen, yenen 4. golden sonra Imparator'unu tekrar hatırlayan tribünlerin bir parçası gibi hissetmiyorum artık.

Artık Galatasaray adı altında, sarı kırmızı formasıyla spor yapanlar ile gönül bağlarım yokmuş gibi hissediyorum. En tepesinden en dibine kadar pusulası şaşmış, kuzeyini bulma çabasında olmayan insanların varlığı, beni bu duygusal bağımı yenilemekten, ilerletmekten alıkoyuyor.

Haftaya cumartesi Türk Telekom Arena'da olucam ama nefretle, hayal kırıklığıyla, bezmişlikle. Takım, ligde 10. sırada diye değil. Galatasaray'ın Galatasaraysızlığı yüzünden. Artık ne atılan gole sevinicem, ne yenilen gole üzülücem. Canlı maç izlemeyi seven biri olarak, parasını ödediğim yerime gidip herhangi iki takımın maçını izlicem. Formasız, atkısız.

Bu kişisel yazının amacı da şu: Galatasaray'ın, bildiğimiz Galatasaray değerlerine geri dönme çabalarını görene kadar taraftarlıktan istifa ediyorum. Herhangi birinin umrundaysa niyesi...

30 Aralık 2010

2010'dan 2011'e

Geçen sene Cihangir'deki evimizde parti vererek girdiğimiz, 2009'a lanetler ederek, 2010'a büyük umutlar besleyerek girdiğimiz sene, hayatımda en hatırlanacak senelerden biri olacak heralde. Düğün öncesi hazırlık, düğün, 47 gün askeri hastanede yatmak, boşanma ve 2 kere taşınma. Bunun yanında 4-5 de seyahat. Kafa olarak çok yorulduğum ama senenin sonunda kafamdaki bazı loose end'lerin sonucuna ulaştığı bir yıl oldu. 2010 bir sonuç yılıydı diyebilirim kendi adıma. Bakalım 2011 nasıl olacak. Yine Cihangir'de, kendi evimde verdiğim, geçen senekinden çok daha küçük bir partide yeni yıla giriyor olacağım. Varsa gelmek isteyeniz kapım açık. Yakında bu blogda daha aktif bir şekilde yazacağım(ı umuyorum, büyük konuşmamak lazım).

04 Aralık 2010

2 Gol Birden

Benim GATA ile kavgamı bilmeyen yoktur heralde blogu takip edenler arasında (bknz GATA Chronicles #1 ve GATA Chronicles #2). Neredeyse askere gitmek üzereyken, hastalığımla ilgili son başvuru tarihime 4 gün kala bana yine FMF krizi geldi, bu sefer paşa paşa sevkimi aldım ve tekrar GATA'ya geldim.

Ateşim çıktı, karnım davul gibi oldu, kan değerlerim fırladı derken doktorlar da bunları gözlemledi ve atak geçirdiğime karar verildi. Bu geçen haftasonu oluyor. Ama ben hala GATA'dayım, tamamen sağlıklı bir şekilde bürokrasinin ilerlemesini ve hakkımdaki kararın resmiyet kazanmasını beklerken bir yandan da kitap okuyarak vakit geçiriyorum. Haftaya çarşamba çıkacakmışım, yani 10 gün bürokrasiyi beklicem demektir hasta yatağımda. Aslında çürük çıkmak için yapılmayacak iş değil tabi ki, ama bu işi zor kılan iki unsur var. Ilkine katılacaksınız ama ikincisine baya şaşıracaksınız muhtemelen.

Birincisi, geçen pazartesi bana "ilacını al, çarşamba kurula çıkacaksın" dediler. Çarşamba oldu, dosyamın kurula yetişmediğini, cumayı beklemem gerektiğini söylediler. Cuma oldu, konsey toplanmadığından kararımın çıkmadığını, konseyin salı toplanacağını, çarşamba günü kurula çıkacağımı söylediler. Umudun olduğu yerde hayal kırıklığı oluyor sadece. Ben de yıkıldım tabi. Hiç bir şey yapmadan beklemek acayip sıkıcı. Neyse bekliyorum şimdilik, muhtemelen çarşamba çıkıcam.

Asıl çıkmayı bu kadar hevesle beklemem ve çıkamamamın eziyet olmasının sebebi ise.... K. ile boşandık. Evet, K ile boşandık. 11 yıllık sevgilim, 4 aylık karım ile olmayacağına karar verdik, ikinci balayımızı yaşadığımız kurban bayramının son gününde tamamen oturup konuşarak, birbirimizi kırmadan ve mantıklı bir şekilde ayrılmaya karar verdik. Ve 1 Aralık 2010 itibariyle de resmi olarak boşandık. Ikimiz de üzülüyoruz ama bunun doğru karar olduğunu bildiğimizden ve artık ilişkimizin gergin halinden kurtulduğumuz için de seviniyoruz.

Ben de burdan çıkmayı bekliyorum ki beraber oturduğumuz evden çıkayım, tek başıma yaşayacağım Cihangir'de bir mekana geçeyim. Internetten güzel yerler de buldum. Ev sahibimle de konuştum, kararımı söyledim. Muhtemelen bir hafta içinde de taşınıcam. Yani dışarıda beni hayat bekliyor ama ben bürokrasinin işlemesini bekliyorum maalesef GATA'da. Neyse dişimi sıktım, 5 gün sonra yeni bir doğuş yaşicam. Hayırlısı gençler...
Related Posts with Thumbnails